İncinen insan!

TÜM HAYATINI BİR İNANCIN ELLERİNE TESLİM EDEN İNSAN, HER ŞEYDEN ŞİKAYETÇİ OLMASINA RAĞMEN İKİNCİ EL YAŞADIĞINI VE MİRASYEDİ OLDUĞUNU GÖREMEZ!

Anlam katmadan olanın içini görmek, yaşamla bağ kurmamızın tek yoludur.
Anlam katmak, yaşama ortadan bakmayı getirir ki, sadece geçmişte kalmamızı sağlar ve yaşamla bağ kurmamızı engeller.
Anlam kattığımız için düşünür, inanır, rahatlıkla kişiselleştirilmiş kararlar veririz.
Birilerinin ortaya attığı kişisel saçmalıklara da “O, bilir” diyerek, biat inancıyla onun kuyruğuna takılırız.

Deniz de yetişen yumuşakçaların içindeki bir inci ile karada yetişen insan arasındaki benzerlik muhteşemdir.
İkisinin de vücutlarına giren yabancı maddelere karşı, kendi bedenlerini koruma özellikleri vardır.
İkisinin de tepkisi kimyasal bir salgı sonucu gerçekleşir.
İkisinin de bu süreci “Nedensellik İlkesi” içinde olur.
Ancak, inci içine giren yabancı maddelerin üzerini sedefle örtüp, kendini korumaya alırken… insan, yaşamı okuyamadığı, kendini koruyamadığı için hastalık yaratır.
İnci, içinde bir mücevher, insan ise içinde incinmesinden dolayı travma yaratır.
İnci ve incinmenin etimolojik kökü aynıdır.
İkisi de; “İn” kökünden gelmekte; “iç, içeri, derin, içe doğru hareket” demektir.
İnsan, birini mücevher, diğerini tepki olarak anlamlandırmıştır!..
Bir insanın içindeki oluşumunun inci ile bağını anlamak, bu ikisi arasındaki yapının aynı olduğu görmek, doğadaki sürecin nasıl işlediğini fark etmek açısından önemlidir.
İnci’nin doğal halinde olmasına kendince değer biçen insan hem “Nedensellik İlkesi”ni anlamamış, hem de doğaya saygısı olmadığını görememiştir.
Komik olan tarafı, inci tüm bu olanlardan habersizdir!..

Bakmak ve görmek için okumak gerekir.
Evet, okumayı bilmiyorsak asla göremez, düşüncelerimize göre anlam katarız!
İnsan, duyguları ile karar verdiği için baktığını ve gördüğünü zanneder ve yaşamla iletişimsiz ilişki kurması, ne yazık ki okumayı bilmemesinden kaynaklanır.
Sorunumuz da budur.
Okumak, “Evrensel Alfabe” ile mümkündür.
Duyular aracılığı ile şeye ilk temas ettiğimiz andan itibaren beynimize giden sinyallerin nöronlar üzerinde dağılımı sürecinde ortaya çıkan “an” yani; “boşluk” okumamızı sağlar. Yani; biz, daha karar vermeden önce (6 saniye kuralı) bunun tam karşılığı; “Düşüncelerinin, durumunun ötesine geçmesine izin vermeyen insan yaşama dokunur” demektir ki; “Evrensel Alfabe” ile okumanın tarifini içerir.
Milyarlarca yıllık yaşamda insandan önceki türler şeffaf bir zekayla gelişirken, insanımsı akıllanmaya başladıktan sonra düalite bakış açısı yaratmış, zihnini travmatik hale getirmiştir ve yaşamının travmatik ve kaotik olması duyguları yüzündendir.

Semboller ve işaretler, on binlerce yıldır insan yaşamını derinden etkilemiştir.
İnsanın anlam katması yüzünden kişiselleştirilmiş inançları daha da karmaşık hale gelen zihin yapısı içinde sürekli olarak kendine somut bir şeyler aramasını söyler. Bu arada da, gerçekten, hakikatten, anda kalmaktan, değişimden bahseder!..
Kültürel mitlerinin, gelecekteki hayatını pozitif yönde etkilediğine inanır, ancak kararlarını bu mitlerin etkilediğini göremez.
Bu yaşam modeli, insanı uçlara yönlendirir ve uçlardaki bu insan, ironik doluluğunu geleneksel bilgisiyle yarattığı her düşünce ve eylemiyle gösterirken; “yaşam bir savaştır” inancı içinde etrafına acı verir.
Kendine dokunmadığı, yine kendine güvenmediği için düşüncelerine uygun bir modelde güvenebileceği bir lidere teslim olur. Tüm hayatını, bir inancın ellerine teslim ederek, her şeyden şikayetçi olmasına rağmen “İkinci El” bir insan olarak yaşamaya devam eder.
Oysa ki, insanın nefes aldığı her an yaşama dokunması gerekmektedir.
Nedenin hem yaratanı, hem de kendi olduğunu fark etmesi gerekmektedir.
Ne yazık ki, günümüz insanı tam bir esaret hayatı yaşadığını, yarattığı nedenlerinin üzerine korkularını giydirdiğini asla kabul etmez!..
“Ben, her şeyi biliyorum” mottosu hayatının mihenk taşını olmuştur.
Bu insan, hayatını şekillendirmek için anahtar olarak düşünceyi kabul eder, sürekli bir şeyler sorar ama merakından değil, beklentisi olduğu için sorar!
İletişimsiz ilişki kurduğu için de okuyamaz çünkü, her şeyi hazır bekler; “bana dokunma, ben böyle iyiyim” der.
Tam bir mirasyedidir ki, zaten geçmişte yaşadığı tekrarlarına bakmanın ve görmenin okumak olduğuna inanmıştır.