Kolay gelsin!

AN, ÇEVRESİ ARACILIĞI İLE YAŞAMI GELİŞTİRİR, GELİŞTİRDİĞİ AN BÜTÜNÜ DEĞİŞTİRİR. ANDA KALMAK BÜTÜN OLMAK, BASİTÇE YAŞAMAKTIR.

BASİT, etimolojik olarak; sade, yalnız, saf olgular içerir.
DNA, evrendeki tüm canlılar için değişim talimatlarını taşıyan zinciri, GENETİK ise her bir canlının gelişim merkezi.

“…okurken, gözlerini yapraklar üzerinde gezdiriyor kalbi bir şey arıyordu. Dili sessizdi…”
MS 400’lerin hemen başında dönemin doktorlarından Ambrosius’u tarif eden bu sessiz okuma, Batı Avrupa’da yeni bir çığır açtı…
…ancak,
Ortaçağ’da -yazılı söz- düşünce paylaşımından ayrı bir inanış haline gelince düşüncenin kendi oldu, tekrarlar başlattı!
Yazılı söz, konuşulan sözle eşit kabul edilince de günümüz modern dünyasına öncülük eden matbaa ortaya çıktı.
Ardından, daha önce her türlü materyal üzerine yazılanlar bu defa kağıt temelli kitaplarda özgürce yayımlanmaya başladı.
Böylece sessiz dil unutuldu gitti!

Yazılı metinlerin insana etkisi, anlamlar zenginliği ile doğru orantılı olarak dünyayı dönüştürürken, sessiz dili içselleştirenler kendi hayatlarında tekrarlarından arındı.
BASİT yaşamın sessiz dilde mümkün olduğunu idrak ederken de gerçeklerden ayrı, hakikatte özgürlüklerine kavuştular.

DNA ve gelişimimizi zenginleştiren GENETİK, BASİTçe, sessiz dilde “OL”duğunu anlatması yanında insana bir zenginlik daha sunuyor; sade, yalnız ve saf olduğumuzu.
Gerçeklerimizin düşüncenin tekrarı, zihinsel geçmişimiz ve de travmatik olduğunu fark ettiğimizde ise BASİTçe tekrarlarımızdan uzaklaşıyoruz.
BASİTçe; “idrak ettiğimde, bildiklerimin olmadığını görüyorum” cümlesindeki gibi GENETİK zenginliğimizi geliştirirken, anda kalmak yerine düşüncelerimizin kuyruğuna takılınca bugünkü iç dünyamızı yaratıyoruz!

Sürekli bir isyan hali, bir talep hali, bilinmezlik içeren zamana bağımlılık.
Her geçen gün hayatlarımız ızdırap haline geliyor.
Mutsuzluklarımızda boğuluyor, çıkmaz sokakta koşuyoruz.
Bakmanın görmek olduğu, görmenin fark etmek olduğuna daha ne kadar kör kalacağız bilemem ancak, insan iyilik taşlarını örerken, kendi cehennemine olduğunu idrak edemeden dünyadan ayrılıyor!

İnsan, gelişimindeki sırı bilmezse bütün olamaz.
Sırın tam karşılığı; bedenin ve zihnin dönüşümü değil, fiziksel bedeni ve yaşamın nedenini ortadan kaldırarak, anda kalmak “Hiç”e ulaşmaktır.
Bu hiçlik, gözlemciyi evrenin olmadığı hakikate ulaştırır, zamandan, mekandan özgür hale getirir.
O yüzden…
İnsan, farkındalık diye taptığı hayallerinin kendine ait geçmişi olduğunu görmek zorundadır.
İnsan, bedeni olmadan görmek zorundadır.
Görmek, kendi olmadan bakmaktır.
Gören insan için kainat yok olur, zekanın kapıları açılır.