En büyük ihanet

KORKU ÜZERİNE KURULMUŞ İNSAN ZİHNİ, KORKULARINA DOKUNMADAN KARAR VERDİĞİ GERÇEKLİĞİNDE, TÜM HAYATINI ACILAR İÇİNDE, MUTSUZ VE SORUMSUZCA YAŞAR

Günümüz bilimsel araştırmaları (şu ana kadar elimizde olan tek model: Big Bang teorisi), evrenin hidrojen ve helyum atomları tarafından oluşmaya başladığını, devamında da ortaya çıkan sonucun dünyada yaşayan bizlere kadar çevresel etkiler ile (olasılıklar) gerçekleştiğini gösterir.
Ayrıca, çevresi (olasılıklar) ile ilişki içinde olanların bir sonucu olarak meydana gelmesinin, aynı zamanda her canlıdan sadece bir tane olduğunu da anlatır.
Evrenin “Nedensellik İlkesi”; bir canlının olması için şartlarının bulunduğu yere göre her an değiştiğini (evren dinamiktir), bu değişimi sağlayan çevre faktörlerinin o canlının fiziksel ve zihinsel olarak gelişimini sağlamanın tek yolu olduğunun hakikatidir.
Dolayısıyla da; “Kendine ait fiziksel ve zihinsel bir tek gerçek gösterebilir misin?” sorusunun karşılığı hiç bir zaman cevap bulamayacaktır.
Burada önemli olan dinamik evrende her bir canlının evrenin bir parçası olduğunu anlamamız ve bu zenginliğin yaşama hakkına saygı göstermemiz gerektiğidir.
Bu hakikate rağmen insan, yaşamın evrenin değişimine bağlı olduğunu anlamak yerine, sadece kendine aitmiş olduğunu düşünür ve sürekli olarak yanılır! Buna da sebep, zihinsel yapısının travmatik olmasıdır.
İnsan, maalesef “Olan” ile nasıl yaşayacağını bilmediği için sürekli olması gerekeni icat eder, onu da kibiri yüzünden daha önce var olduğunu anlayamadığı için yeniymiş gibi sunar.
Binlerce senedir, düşüncesinin kurtuluş yolu olduğuna inandığı için de hiç bir çözüm üretemez, sanal dünyasında yarattığı gerçeğinde kaybolup, gider.
Düşünce, hem etimolojik, hem de insanın inançlarını sürdürebilmesi için uydurduğu bir zihinsel travmadır.
Sürekli, “Düşünüyorum öyleyse varım” deme aptallığı örneğinde olduğu gibi, sonuçlarını verdiği kararları ile yaşamaktadır. İnsan, düşündüğü ve karar verdiği için belki de evrendeki en büyük radikaldir.

Yeniyi deneyimlemenin kuralı, dinamik bir zihin yapısına sahip olmaktır.
“Şey” hakkında karar vermek, beyine yolladığımız sinyallerin geçmişe ait yaşanmışlıklarla ilişkilendirilmesi ile ortaya çıkar ki, bu durum tekrar demektir.
Oysa, duyurular aracılığı ile beyine giden sinyallerin, beyin hücreleri içindeki boşlukta ortaya çıkan etkisi aslında bizim an da kalmamızı sağlar. Ancak, biz insan olarak bu sürecin farkında olamadığımız için ne yazık ki, eski deneyimlerden yola çıkarak karar veririz.
Yani, an da kalmayı pas geçeriz.
O yüzdendir ki, korku üzerine kurulmuş insan zihni, korkularına dokunmadan karar verdiği gerçekliğinde, hayatını acılar içinde, mutsuz bir şekilde sorumsuzca yaşar.

Günümüzde, bir çok üniversite “Kovan Zihin” çalışmaları yapmaktadır. Hatta, bazı şirketler, insan beynine çip takıp, telepatik iletişim kurmanın peşine düşmüşlerdir.
Yıllar önce Aborjinler’in, Afrika Mali’deki Dagon Kabilesi’nin, Pasifik Adaları yerlileri Dagolar’ın telepati ile onlarca kilometre öteden iletişim ve ilişki kurmuş olmaları aslında dünyadaki yaşama ne kadar kör olduğumuzu gösterir.
Bu ülkeler ve dahası, dünyanın bu güzel insanlarının da içinde olduğu bölgelerde yapılan nükleer bomba testleri ile insanın kendine yaptığı en büyük ihaneti göstermektedir.
Bir hücrenin içindeki boşluk ve bizim bu boşluk olma halimiz düşünme sürecimizi ortadan kaldırırken, anda kalıp, evren olmamızı sağlar. Bu zihin yapısı özgürlüğüne kavuşmuş ve dinamik yaşamda kişilik oluşturmayan bir insan olarak evrensel alfabeyi okuma hakikatine dokunuruz ki, bu da telepati kurma yolunu açar.
Evrenin yasası, her canlı tüm diğer canlılarla evrensel alfabe üzerinden konuşur ve bu bilgi akışı türün gelişimi ve daha rahat etmesi için gerekmektedir. Bu durum aynı zamanda o canlının bilinç halini, zamanı ve mekanı ortadan kaldırır.
İnsanın hiç olma hali budur.
İnsanın anlaması gereken hakikat; “Her şey zekadır.” Evren yoktur, zeka vardır ve zeka olduğu için evren olmuştur, zeka olduğu için hayat olmuştur.
…ve tam olarak;
Zeka da ölmeli ki, yeniden doğsun ve değişsin… değiştirsin…