Yalancı sürüm!

İNSAN ÖLÜMDEN NEDEN KORKAR Kİ, OLMASI GEREKEN ZAMANI VE ÖLECEĞİ YERİ BİLİYORDUR ZATEN (!)

“Coğrafya kaderdir” inanışı, insanın kendini kandırdığı ve de hakikatten kaçtığı tek güvendiği yoludur.
Çünkü, COĞRAFYA; primat zihin yapısı temelli korkuları yüzünden, kendini korumak için oluşturduğu “güvenli alanım” (sınırlar, devletler, bayraklar, güvenlik güçleri) modeli yaratmış,
Çünkü, KADER; kültürel, geleneksel bir inanışa bağlı, “ben böyle iyiyim” diye kendini aldatarak, sürekli tekrar eden zihinsel modeli içinde sürdürülebilir* yaşamasını sağlamıştır. (*Sürdürülebilir, etimolojik olarak; “Gütmek, Tekrar Etmek, Zamana Bırakmak” anlamları içerir)
Anlamamız gereken; “Coğrafya asla kader değildir.”
Doğa, kaderini yaratmaz, yaratamaz sadece olur (!)
Oysa, insan sürekli kendini değiştirdiğini, geliştirdiğini düşünerek kandırır.
“Evrensel Alfabe” ile konuşmayı bilmediği için de hala primat zihin yapısı üzerinden karar vermeye devam eder.
Tek bildiği, düşünerek hareket etmek olan davranışı sonucu gözlenen ile “iletişimsiz ilişki” kurmaktır.
Kendince, bilinmezlik korkusu yüzünden iletişim ve ilişki kurmak adına karşısındakine mutlaka bir şeyler anlatması gerektiğine inanır, düşünceleri sonrası uydurduğu kelimeleri üzerinden de “Yalan” söyler (!)
Düşünce; dışarıya aittir, anlam yüklenen kelimeler bütünüdür ve bu anlatı psişik zaman yaratır. Psişik zaman, yalanlar üzerine kurulu hayallere bağlı travmatik sonuçlar ortaya çıkarır.
Dünya’da insana ait tüm sistemler, tüm inançlar travmatik zihin yapısı sonucu yarattığı “Coğrafya kaderdir” yolundaki çıkmazıdır.
İnsan, tüm hayatını hayallere, umutlara, beklentilere, yarattığına inandığı psişik sistemine teslim eder. Ancak, yaşamamaktadır (!)
Evet.
Düşünce, insan tarafından geçmişe ait zihin yapısına bağlı ortaya çıkardığı, kişiselleştirilmiş hayaller zinciridir.
…ve insanın bu davranışının hakikat ile hiçbir ilgisi yoktur.

İnsan, düşüncelerinin kuyruğuna takıldığı, hayatını kendine göre kişiselleştirdiği sürece biat etmek zorundadır. Oysa; özgürlük, gözlemci olmadan gözlem olduğunda ortaya çıkar ki, insan kendine şu soruyu sormalıdır; “Özgür olmak istiyor muyum? Yoksa, özgürlüğümü erteliyor muyum?”
Yaşamın evrimi özgürlüğünden gelir ve evrimin özgür olması ölmesi ile mümkündür.
Ölüm olduğu için evrim vardır…
…ve insan, ölümden neden korkar ki, olması gereken zamanı ve öleceği yeri biliyordur zaten (!)
İnsan, içinde olduğu ve içinde olan özgürlüğe dokunamıyorsa tek sebebi kendine bağımlı olmasıdır.
Hazza bağımlı olmasıdır.
Sonsuzluk ihtirasının olmasıdır.
Hatta, özgürlüğü inkar eden “Coğrafya kaderdir” inancı modeline tutunmuş olmasıdır.
Binlerce… binlerce yıldır, kendini tekrar etmiş olmasıdır.
Düşünce devam ettiği sürece olgu ayak altından çekilir ki, kelimeler ortada kalır, iletişim-ilişki gerçekleşmez, korku, güvensizlik sürer gider.
Düşünce, kendisinin olgu olduğunu kavradığında korku ve güvensizlik yok olur. Nedeni; olgu da korku yoktur, özgürdür, hakikattir.
İnsan olduğu anda, bulunduğu yerde, bulunduğu çevreye göre yaşar ancak, aklı devreye girdiği zaman bilgi akışı kesilir, farkındalık ortadan kalkar, sürekli “Yalan” söyler.

Nörobilim araştırmaları, kararlarımızın (burada kabul eden değer: Özgüven) 6 saniye önce hücreler tarafından oluşturulmaya başlandığını göstermekte, hücrelerimizin beynimizden önce evrensel zeka ile iletişim kurduğunu anlatmaktadır.
Bu araştırmadaki en önemli konu: beynimizin diğer organlarımız gibi işlevi olan bir hücreler bütünü olduğu ancak, tüm hayatımızın hücre öncelikli gerçekleştiğidir. İnsanın bilmesi gereken, tüm canlıların yaşaması ve ölmesi hücrelerine bağlıdır.
Hücreler, “Evrensel Alfabe” etkileşimine bağlı evrimleşirler.
Evrim; değişkenlerin (Nitelik, Nicelik) gelişmesini sağlamaktadır.
Evrim; çevreye birlikte, yaşamın (Nedensellik İlkesi) bilgi aracılığı ile geleceğine attığı adımın özgürlüğüdür.
Evreninin olmasını sağlayan atomların proton, nötron, elektron gibi atom altı öğelerden oluştukları ve birbirleriyle foton denilen enerji paketçikleri ile haberleşip, karşılıklı enerji alış-verişlerinde bulunurlar. Atom altı öğeler, çevre ile iletişim ve ilişki kurmaları sonucu, bu sonuca göre de ne kadar faktör varsa, hepsini dikkate alarak olasılık hesabına göre davranıp, bizi biz yapan en önemli özelliğimizin temel taşını oluştururlar. Yani; atom, molekül, organel, hücre, doku, organ, organ sistemi ve organizma şeklindeki bedenimiz bu hücresel yapı içinde hareket eder.
Günümüzde, araştırmaların geldiği noktada, biz insanlar, ne zaman “Otokrin Hücre Sinyali” çeşitliliğine bağlı olarak “Evrensel Alfabe” ile konuşmaya başlayacağız, o zaman kendimizden özgür olacağı anlaşılmıştır.

İngiliz natüralist ve televizyoncu Sir David Attenborough bir röportajda; “Bence insan evrimi durdu. Çünkü, evrimin temel mekanizması, Darwin’in belirttiği gibi doğal seçilimse biz, insanlar doğal seçilimi durdurduk. Doğan bebeklerimizi %95-99 oranında yaşatmayı başardığımız zaman durdurduk. Kendi özgür iradesiyle doğal seçilimi durduran tek tür biz insanlarız” diye açıklamıştır.
Attenborough’a göre de şu an ki evrim süreci kültürel ve gelenekseldir.
Evet, önceki nesillerden miras kalan bilgileri sürekli yeniliyor gibi görülsek de aslında, sadece tekrar ediyoruz. (“tarihin tekerrür eder” diyerek!..)
İnsanın gezegen hakimiyeti formülünü güncellemesi gerekmektedir. Teknoloji yaratma kararlarımız, kullanma kapasitemiz evrimi terk ettiğimiz noktadan tüm yaşamımızı devralmış ve insan yakın bir gelecekte kendini yok edecektir.
Hatta, türümüzün devamı için evrimleşmektense, teknolojinin etkisi altında kalıp, beynimizi küçültüyoruz (!)
Araştırmacılar, 985 fosilleşmiş modern insan beynini analiz ederek, 2.1 Milyon yıl önce ve 1.5 Milyon yıl önce insan beyninde bir boyut artışı gözlemlerken, binlerce yıl önce insan beyninin boyutlarında küçülme olduğunu tespit etmişler. Araştırma sonucunu; “Antik insanlar bilgiyi paylaştılar, bireylerin belirli görevlerde uzman olduğu sosyal çevreler oluşturdular. Bu da, beyni daha verimli hale getirirken, boyutunun küçülmesine neden oldu” diye açıklamıştır.
Boston Üniversitesi’nden bir araştırmacı gurubu, antik çağlarda yaşayan insanların bilgi depolamak için daha az beyin enerjisine ihtiyaç duyduğunu ve bunun sonucunda da beyinlerinin küçüldüğünü, aynı zamanda bu durumun modern insanın beyninin, bilinmesi gereken her şeyi depolayan teknolojiler nedeniyle daha da küçük olabileceğini gösterdiğini belirtmiştir.
Frontiers in Ecology and Evolution Dergisi’nde yayımlanan bu çalışmanın ortak yazarlarından Dr. James Traniello, “Bu küçülmenin, bir grup insanın dünyadaki en zeki kişiden daha akıllı olduğu fikrine olan güveninden kaynaklandığını düşünüyoruz. Bu durum, genellikle ‘kalabalıkların bilgeliği’ olarak adlandırılır ve zaman içinde de örnek oluşturup, herkesi etkilemiştir” derken, Dartmouth Koleji’nden bu çalışmanın diğer ortak yazarı Dr. Jeremy DeSilva, “Günümüzde insanlarla ilgili şaşırtıcı bir gerçek: beyinlerimizin Pleistosen atalarımızın beyinlerine kıyasla daha küçük olması. Bunu sosyalleşme yansıması olarak görebiliriz” demiştir.
İnsan beyninin, milyonlarca yıl içinde “kuyruksuz maymun döneminden başlayarak”, neredeyse dört kat büyürken, Buzul Çağı’dan sonra azaldığı belirlenmiştir. Fiziksel ve zihinsel yolculuğu geçmişte kaldığı için, evrimleşmesini ya bilerek, ya da bilmeyerek ciddi olarak etkilemiştir.
Sonuç olarak, araştırmacılar, antik insanların yüzbinlerce yıl önce sosyal olmaya bağlı bilgi paylaşmaya başladıkları için, beyinlerinin bir sürü bilgiyi depolamak adına daha az enerjiye ihtiyaç duydukları için boyutlarının küçüldüğünü belirtiyorlar.

İnsan, istediği kadar modernleştiğini iddia etsin, “her şeyi ben yarattım” desin… düşüncelerini ilahlaştırdığı, kibirli bir zihin yapısı içinde kendini tanrılaştırdığı sürece ne evrimleşmeyi başaracak, ne de evrene ait olacaktır (!)