Zamansız öğrenmek

HERŞEYİ BİLDİĞİNİ İDDİA EDEN AMA HİÇ BİR ŞEY ÖĞRENEMEDİĞİ İÇİN ÖZGÜR OLAMAYAN İNSAN, YETERSİZLİĞİNİN BİLİNCİNDE, PSİŞİK TORTULARI İLE YARATTIĞI TRAVMATİK KİŞİLİĞİ UĞRUNA ÇÜRÜR

İnsan, tanrısal bir ifade olarak kabul ettiği hayatının tekrarlarında, hakikati fark edemediği için tanrısal ödül inancına biat ederek yaşar.
Biat etmek; bilinenlerin tekrar edilmesi sonucu birilerinin kuyruğuna takılarak yaşanması inancıdır.
Oysa, öğrenmek, bilmekten daha önemlidir.
Çünkü, zannetmek olan bilmek; ödüllendirilmeyi getirmiştir ki, bu durum tekrar etmektir… öğrenmek ise; ödüllendirmeyi bitir ki, değişmek demektir.
Öğrenmek; tekrarsız yaşamın olmasına izin verdiği zamansızlık halidir.
Öğrenmek, zihinden özgür, olanı görme halidir…
…ve değişimi geliştirir.
İnsan, öncelikle psişik korkularından ötürü, primat zihin yapılı merakından ötürü, kültürel ve geleneksel inançlarına bağlı ebeveynlerinin yol gösterdiği bir konuda ihtisas sahibi olur, sadece o konunun esiri olarak yaşamını sürdürür.
…ve maalesef değiştiğine inanır, sonunda da ihtisas yaptığı konu ile ilgili pişmanlıklarını görür (!)
Aslında, bu durumunun ortaya çıkmasının nedeni; bildiğini, tekrarlar hayali ile ısıtıp, ısıtıp yemesidir. Çünkü, başkasının ortaya koyduğu düşünceleri, teorileri, kitapları ve ritüelleri inançları haline getirmiştir.
İnancının tekrarı düşünce kaynaklı olduğu için de papağan gibi tekrar etmek, kaçınılmaz olmuştur.
Ne zaman inançlarımızdan, geçmişimizden kurtuluruz, o zaman bakmaya, görmeye başlarız.

“Bakmakla görmek arasındaki fark nedir?” diye sormuşlar Mevlana’ya…
O da; “Senin baktığına herkes bakıyor ama ya görebildiğini herkes görebiliyor mu?” demiş.
Evet.
Bakıyoruz ama görebiliyor muyuz?
Ya da, bakıyor ama görmek istiyor muyuz?
Engelleyen nedir?
Bilineni sorgulamamak olabilir mi (!)
Görmek, okumayı, okumak öğrenmeyi getirir… bu da zihinden, geçmişten özgür olduğumuz anlamına gelir ki, sorumluluk sahibi olmaktır.
Psişik zamandan, travmatik zihin yapısından kurtulmak, “dindar” insan olmak demektir.
Öğrenmenin dindar yapısı, evrimin olma sebebidir.
Dindar insan, olanın içini gören… gördüğünü bilen değil, öğrenendir.
Okuyan (sorgulayan), öğrenen insan dindardır.
Biat etmeden yaşadığı hayatı ile korkularını fark eden, sorumluluk sahibi insan dindardır.

Okumak (sorgulamak); gözlemcinin gözlenen ile iletişim ve ilişki kurması demektir.
Okumak (sorgulamak); “O”nun içini görmek demektir.
Okumak (sorgulamak); öğrenmek, değişmek demektir.
Bugün, dünyada, insanlar arasında sürekli tepki (düşünce) oluşuyorsa bunun tek sebebi; ‘İletişimsiz İlişki’ kurmamız, karşı tarafı okumamamızdır.
Yani; gözlemci olarak, gözleneni, gözlem ile görmememiz, sorumsuzca davranmamızdır.
Ne yazık ki; ‘İletişimsiz İlişki’ kuruyoruz.
Aslında, Gözlem, Gözlemci, Gözlenen hakikatinde okumalıyız.
Gözlem: Her şeyin içinde olan, her şeyin içinde olduğu “An” (zamansız, mekansız ve düşüncesizlik hali),
Gözlemci: Ben (ya da her hangi bir canlı),
Gözlenen: O (ya da her hangi bir canlı).
Bir örnekle anlatırsak;
Ben, hiç tanımadığım bir insan (başka bir canlı da olabilir) ile defa karşı karşıya geliyorum. Birbirimizin gözlerinin içine bakıyoruz.
Ben, gözlenen ile ilk temasta, bakmadan önce “İletişim” kurmak adına,
A) …bir düşünce oluşturup (düşünce tepkidir), onunla kimyasal yapımın değişmesine, dolayısıyla enerjimin değişmesine neden olacak bir içsel davranışta bulunursam (buna; korku denir), o da benim için aynı cevabı verir, ortaya bir çatışma çıkarırız.
B) …bir düşünce oluşturmadan, onunla vücut dengemi değiştirecek her hangi bir içsel davranışta bulunmadan, enerjimi değiştirmeden, düşünmeden davranırsam (buna; teslimiyet denir) “İlişki” kurarız.
Peki, gözlemci, gözlenen ile A, ya da B şıkkını yaşarken, gözlem nerede devreye girer?
A) şıkkında; Ben, düşünce yarattığım için gözlem pasif durumda kalıyor. Benim yarattığım hikayenin dışında kalıp, sadece izliyor. Sonuçta; benim aracılığımla bir şey oluşturuyorum (korku) ki, bu durum bugün dünyadaki insanın kibirli, kaos halinin en net örneği.
B) şıkkında; Ben, “An”da kaldığımda (gözlem devreye giriyor), iletişim kurumak adına ilişkimizi özgürleştirmek için (tür yok… cinsiyet yok… ırk yok… renkli ya da renksiz yok…) karşı tarafa teslim olursam burada “Oluşan” değil, “Olan” ortaya çıkıyor ki, bu durumda Gözlem + Gözlem + Gözlenen “Hiç” oluyor.
Tasavvufta “Hiç” olma hali budur.
Evrimde (anda kalma) “Hiç” olma hali budur.
Değişimde (gelişmek için) “Hiç” olma hali budur.
A) şıkkındaki durumda “iletişimsiz ilişki” bizim için neler oluşturabilecek, bilmemiz mümkün değil.
Sonuç; gözlenen de artık gözlemciye tepki (korku) veriyor.
B) şıkkında ise, ikimiz de tepki oluşturmadığımız, “Hiç” olduğumuz için, birbirimize teslim oluyoruz.
Sonuç; iletişim ve ilişki kuruldu.
Evren var olmadan önce “Gözlem: Kuantum Dünyası” vardı. Çünkü, nedensellik ilkesi ve çevre etkisinin hareketi, gözlem olmadan olamazdı.
Yani, evrenin var olmasının temelinde -değişimin hareketini tetikleyen- gözlem vardır. Daha sonra da, gelişime bağlı gözlemci ve gözlenen oldu.
Olmaya da devam ediyor.
Gözlemci ve gözlenen ölümlü olduğu için bir var-bir yok ama gözlemci, gözlem ile birlikte olmak isterse doğum + yeni türler ortaya çıkar.
Yani; gözlem, her “An” içinde olduğu ve içinde olanı kapsaması nedeni ile öğrenen gözlemciye kainatın tüm kapılarını açar.
Sonuçta; ister “Ol-uştur’An” olsun, ister “Ol’An”, gözlem daima yaşamın içinde, yaşam daima gözlemin içindedir.