Zeka hakikattir!

İLK İNSANLARIN ORTAYA KOYDUĞU TEMEL BİLGİNİN ZAMAN ANLAMINDA YÜZBİNLERCE YIL OLDUĞUNU GÖRÜRSEK, BAŞLANGICINI BİLMEDİĞİMİZ EVREN İÇİN BİR GÖZ KIRPIMI KADAR SÜREYİ BİLE KAPLAMADIĞINI ANLARIZ!

İnsan, “…biz size akıl verdik…” diyenler tarafından, yüzbinlerce yıldır tek bir konuya yönlendirilmiş; “Bilgiye ulaşmak için okumalısın…”
Evet.
Okumalıyız.
Ağaç kabuğuna, deri üzerine, duvara anlatılar çizmiş, sürekli not tutmuş, okullar açmış hatta, kitaplar yazmış ve yazmaya da devam eden insanın tarihinde şunu görürüz; tüm bu bilgiler ışığında yol almaya çalışırken, bu bilgileri temel alarak kararlar vermiş. Ancak, -inandırıldığı için(!)- dokunamadığı hakikati anlamadığı gibi, bilgiye ulaşma sürecinde de bu döngüden kurtulamadığı zor günler yaşamaya başlamış!
Günümüzde, içinde bulunduğumuz durum bunu özetliyor!
İlk insanların ortaya koyduğu temel bilginin zaman anlamında binlerce yıl olduğunu görürsek, başlangıcını bilmediğimiz evren için bir göz kırpmak kadar süreyi bile kaplamadığını anlarız!
Peki, bunca kitap, bilim insanı ve geriye doğru gittiğimizde sürekli olarak; “Bilgiye ulaşmak için okumalısın” denilmiş, denilmiş de okumanın hakikatine nasıl dokunabiliriz, hiç düşündük mü?
İnsan kararı sonuçlarına baktığımızda sonuç; Hayır.
Ne, okumanın ne olduğunu biliyor, ne de nasıl okuyacağımızı biliyoruz…
Sebebi ise basit; hem düalite bakış açısı ile yaşamaya alıştırıldığımız için bizde yarattığı travmalar yüzünden, hem de olduğuna inandırıldığımız kişiliğimiz ile ben-sen ayrımına neden olan cesur kararlar aldığımız için okuyamıyoruz!..

Size, son yıllarda yapılan bir çalışmanın sonuçlarını paylaşmak istiyorum, içinde bulunduğumuz durumu nasıl yarattığımıza güzel bir örnek…
2015-2020 yılları arasında, Birleşik Krallık’ta bir araştırma merkezi Demans Alzheimer hastalarındaki bilişsel bozukluğu anlamak ve bu hastalıklarla ilgili tedavi bulmak için bir çalışma başlatmış: farelerin dönen bir tekerlek içinde koşma davranışlarını izlemek.
Yapılan testlerde öncelikle, farenin beynine bağlanan elektrotlar ile bir tekerlek içinde koşmaları sağlanmış. Farelerin, koşmaya başlamalarından sonra ki ilk 3 ay içinde biyokimyasal analizlerinde konsantrasyonlarının önemli ölçüde arttığı, bilişsel olarak rahatladıkları belirlenmiş. Test sürecinde, koşunun bu hastalığın ilerlemesini ciddi oranlarda yavaşlatabileceği belirlenmiş (günümüzde, bu tip hastalara öncelikle önerilen durum).
Testler, 3 yıl boyunca hem gece, hem gündüz, hem de ilaçlı ve ilaçsız olarak yapılmış.
Bunun dışında, ayrıca, ilaçsız farenin tekerlek içinde koşmadan önce tabanına özel bir boya sürülerek yere basma gücü de test edilmiş. Ortaya çıkan sonuç, bu sefer de hiç beklenmedik başka bir konuyu gündeme getirmiş.
Tabanına boya sürülen farenin tekerlek içinde koşarken, dört ayağının da aynı yere bir daha hiç basmadığı tespit edilmiş. Ancak, ilaçlı olanların yürümeye başladıktan kısa bir süre sonra aynı yere bastıkları belirlenmiş!
Testlerin bu sonucu, araştırmanın içeriğini bu defa farklı bir yöne çevirmiş.
Araştırma merkezinde, Demans Alzheimer hastalarının psikopatolojik sonuçlarına ulaşmak için koşu bandında bu testi yapmaya başlamışlar.
Testlerde, hiç beklemedikleri bir sonuçla karşılaşılmış; “Bilişsel bozukluğu olanlar, mümkün oldukça aynı yere basmış.” Araştırmacılar, dolayısıyla da; “Demans Alzheimer hastalarında motor işlevi bozulması, tekrarlar sonucu mu ortaya çıkıyor?” sorusunu gündeme getirmiş.
Özetle, günümüzde, Demans-Alzheimer hastalar için yapılan araştırmalarda artık bilinen bir gerçek var ki, o da; bilişsel bozukluğu tekrarların yarattığı biliniyor.
Hatta, psikolojik rahatsızlarla ilgili araştırma merkezleri de bu konuya aynı bakış açısıyla yaklaşıyor ve terapötik yaklaşımlı bakışta sürekli tekrarlarının olduğu tespit ediliyor. Sonuçta; hasta, kişiselleştirdiği zamanının içinde kaybolup, tekrarladığını fark edemiyor.

Gelelim; “Bilgiye ulaşmak için okumalısın…” konusuna.
Öncelikle, tekrarlarımızın bizi bir yere getirmeyeceğini anlamalıyız. Bu ister -dünyanın en iyi üniversiteleri de dahil olmak üzere- eğitim süreci sonu ortaya çıkan bir hayat olsun, isterse de eğitimsiz bir hayat.
Sonuç olarak, bilgiye ulaşmak için okuyoruz ama ne okuduğumuzu bilmiyoruz?
Bizden az önce bir konuyu deneyimlemiş birinin inançlarını mı yoksa, ondan aldığımız ve kişiselleştirdiği kararlarının bize psişik yansımalarını mı?
Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, okumanın hakikatini anlamadan kendimizi anlamamız ve evrensel alfabenin bizi geliştirmesine dokunmamız mümkün değildir.
Okumak, evrensel bir hakikattir.
Okumak, nerede ve nasıl olursa olsun; sadece iletişim ve ilişki kurmakla mümkündür.
Bugün, iletişimsiz ilişki kurduğumuz, önceki deneyimleri, kendini tekrar eden düşüncemizi kabullendiğimiz için tekrarlarımızda boğulup, dolayısıyla da okuyamıyoruz.
Basit bir anlatımla, okumak için Gözlem, Gözlemci ve Gözlenen hakikatine dokunmalıyız.
Okumak, bu üç “Nedensellik İlkesi” içinde olur: Gözlem: Zeka, Gözlemci: Ben, Gözlenen: Sen.
Yani; Evrenin içindeki ben ve sen zamanın olmadığı, mekanın olmadığı ve düşüncenin olmadığı anda birbirini şeffaf olarak dokunursa okuma gerçekleşir. Aksi takdirde, bugün dünyada oluşturulanlar, okuyamadığımız için oluşturulmaya devam edecek!..

Canlı türü yokken var olan hatta, evren bile yokken özümüz olan zeka, evrendeki tüm canlıların yaşamasını sağlar.
Şunu unutmamalıyız; tüm özelliklerimiz, alışkanlıklarımız daima anne rahminden çıktıktan sonra, yaşamamız için önce çevre, sonra da şartlara bağlı olmuştur.
Zeka; bendir, sendir.
Zeka; her şeydir.
Zeka; hakikattir.
Bunu idrak edemediğimiz için tekrarlar zincirlerimizi oluşturur, yetmezmiş gibi tekrarlarımız sonucu inandıklarımızın kuyruğuna takılır, rüyada yaşarız.
Yaşamın içinde kısa bir süre önce yer almaya başlamış insan, semboller ve işaretler ile yarattığı inancının tekrarlar ile kendini hasta etmesine çözüm arıyor, bu konuda da, elinden geleni yapıyor gibi görülüyor değil mi? Ancak, insanın henüz anlayamadığı fiziksel yapıdan önce zekanın gelmiş olması!
Yutmasını sağlayan…
Yürümesini sağlayan…
Nefes almasını sağlayan…